YOLCULUK: DURAKLAR, DÖNEMEÇLER VE ŞİİRLER!

Bir Kadın Gördüm

Bir kadın gördüm,

Onun doğurduğunu gördüm,

Uyuttuğunu gördüm,

Büyüttüğünü gördüm,

Yorulduğunu gördüm,

Üzüldüğünü gördüm,

Bir kadın gördüm

Özdemir Asaf

Derinlik V

-Sözcükler uyurlar mı

-Uyurlar

Sever sevmez

Yazılmadıkları yerlerde

Fazıl Hüsnü dağlarca

Akademik kariyer yapanlar bilirler; birçok nedene bağlı olarak sürekli özgeçmiş istenir ve yazılır. Ben de çok özgeçmiş yazdım; ancak bu web sayfasında öyle bildik, alışılmış, üniversitede kademe atlanırken, ya da iş başvurularında yapıldığı gibi bir "CV" yazmak istemiyorum. Nerede okuduğum, neler yaptığım, ne zaman hangi kademelere vardığım yerine, "yaşamla ilişkilerime" değinsem, diyorum. Nasıl olur? Kitaplar, makalelerle ilgili bilgiler zaten bu sitede var; oysa yaşam serüvenimde beni ben yapan öyle duygular ve duraklar var ki, onlardan söz etmek anlamlı olabilir. Bunların hepsini konu edemem; etmek de istemeyebilirim; ancak fazla uzatmadan ve şiirlerden yardım alarak bu yolculuğu biraz anlatabilirim sanıyorum.

İzmir'de doğdum; büyüdüm. Ailenin dört erkek çocuktan sonra gelen tek kızıyım; babanın da gözdesi! Liseden sonra hukuk okumak istedim; muhafazakâr babam, ille de hukuk diye tutturan- o zamanlar İzmir'de hukuk fakültesi yok- sevgili kızının elinden tutup İstanbul'a getirdi; sınava girdim ve Hukuk Fakültesi'ni kazandım. Ve o "kız", ikinci sınıftayken evlenip okulu bıraktı! Baba için nasıl bir hayal kırıklığı! O zaman değil ama sonraları babamı hayal kırıklığına uğratmanın acısı fena çöktü içime. Evlendikten bir yıl kadar sonra babamı kaybettim; bana bitmeyen bir mahcubiyet kaldı. Eşimin savcı olarak atandığı kasabalarda dolanırken, duyduğum mahcubiyetin yanında yanlış yapmanın acısı da büyüdü.

Kasaba yaşamını anlatmayayım; bilen bilir! Yalnız karşılaşılan mahrumiyetler değil; ondan öte, öyle bir "bir boşluk, nafilelik" duygusu var ki, Nuri Bilge Ceylan'ın Mayıs Sıkıntısı gibi... Bunun içinden, çocuklarımın doğuşu gibi sevinçlerle çıkmaya çalışıyorum. Bu yıllar içinde İzmir, hep özlediğim, Kordon Boyunu, Karşıyaka vapurlarını, İmbatı, Kemaraltı'nı, Kemaraltı'ndaki "Atom Ali"yi,- elle çevirerek yaptığı bir dondurma vardı ki öylesini bir daha yemedim- boyozu, gevreği sayıkladığım yer! Şimdi İstanbul'dayım ve İzmir, hala, ana-bana evi benim için.

Bardağıma İzmir Doldur

Bardağıma İzmir doldur

Yanlarından günbatımı gözüksün

Denizin dalgaları taşsın köpük köpük

Kordonboyu seyrine düşsün beğenip

Kıvrımlı taşları seksek oynasın

Masalardan neşe taşsın

Bardağıma biraz İzmir doldur

Dudağıma değsin İzmir

İzmir'e dudağım

Ben ondan çok uzağım

Hava bulut koksun

Bulut özgürlük

Efeleri diz kırsın meydanda

Sırtında tüfek kırma

Bıyıkları burma

Gözleri mavi olsun bebeklerin

Sabah kokusu boyozların gevreklerin

Buralarda ben o sesi çok beklerim

Biri çıksın sokağı dönerken

'Günaydın' desin hiç bilmezken

Anlayayım İzmir'de olduğumu

Buralarda nasıl solduğumu

Sen bardağıma İzmir doldur

Bardağımı kaldırıp 'Hadi İzmir'e' diyeyim

Ben buralarda durmayayım gideyim.

Perinur Olgun

Benim beceremeyeceğim kadar güzel anlatmış İzmir özlemini. Daha ne diyeyim!

6-7 yıl sonra İzmir'e döndük ve bu dönüş benim için gerçekten yeni ve umutlu bir başlangıç oldu. Hem İzmir'e kavuştum hem Hukuk Fakültesi'ne bırakmakla yaptığım hatayı telafi etme imkanı buldum. Yaşam yolculuğunu durdurmuş gibi olurken, tekrar trene atlamak gibi bir şey... O yüzden üniversiteye dönüş, her zaman, çocuklarımdan sonra yaşadığım en mutlu olay oldu benim için! İzmir'den gidip geldim sınavlara; iki çocuğum vardı; ders çalışmak vs. kolay değildi ama öyle yüksek bir motivasyonum vardı ki, bunların engel olması mümkün değildi!

1974 yılında Fakülteyi bitirdim ve artık avukatlık yapan eşimin yanında çalışmaya başladım. Ancak kısa sürede anladım ki, avukatlık "benim mesleğim" değil! Bir de lise yıllarından kalma akademik kariyer hayali var. Düştüm hayalin peşine... Sonunda da buldum. Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi Personel Yönetimi Bölümü hukuk mezunu bir asistan arıyordu; ben de akademik kariyer; birbirimizi bulduk! Gerçi benden çok genç asistanların arasına, 30'lu yaşlara dayanmış, iki çocuklu biri olarak girmenin "garip" tarafları da vardı; benim yaşımdakiler doçentlik sırasında, bense bir çömez! Onlar beni nereye koyacaklarını bilemiyorlar, ben kendimi... Biran önce çömezliği arkada bırakmak için çok çalışıyorum; bir yandan kamu personel yönetimi gibi, iş hukuku gibi derslere hazırlanıp ders veriyorum, öte yandan öğrenciliğe devam... İkisinden de keyif aldığım için, yoğun ama zevkli günler yaşamaktayım.

Ne yazık ki benim yoğunluğum evliliğime yaramadı ve bitti. Bir de, o arada YÖK gelmiş, asistanlar araştırma görevlisi olmuş; bendeniz de "tehlikeli kişi" olarak işten atılmışım! Hakkımda "dosyalar" varmış! Kısacası zor bir dönem! Neyse ki, açtığım davayı kazandım ve bir yıldan sonra işe döndüm. Döndüm de, yönetim aynı, kafa aynı olunca, ne sürtüşmeler ne davalar ortadan kalktı. Ancak üç yıl geçtikten sonra Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü'nde yardımcı doçent olabildim; doçent unvanını aldıktan sonra da kadroya atanmam sorun oldu. Kadroyu benim için ilan ettiklerini söylediler; başvurunca da atamaya "uygun" bulamadılar! Akılları sıra "burnumu sürtüyorlar"! Yine dava açıp atamayı sağlayabildim. Yaşayanlar bilir; sürüden olmayanları "tüketen" mekanizmalar her daim devrededir! Bunlarla tükenmektense, çalışmak, üretmek ve dağarcığımı zenginleştirmek doğru olacaktı, ben de öyle yaptım.

Çalışma ilişkileriyle başlayan çalışmalarım giderek "sosyal politika" olarak genişledi. Sosyal politika, duyarlı olduğum dünya ve toplum meseleleriyle ilgilenmek açısından doğru bir seçimdi benim için. Bu alana, yaşanan sorunlar kadar sistemler açısından bakmayı da önemsiyordum; bu nedenle siyasal ekonomiye de ilgim büyük oldu. Sosyal politikaya ilgimi hiç yitirmediğimi söyleyebilirim. Nasıl yitirebilirdim ki! Öğrenmeyi seviyordum; düşünmeyi seviyordum; yazmayı seviyordum. Ve Sosyal Politika Kitabı'nda da yer alan Brecht'in dediği gibi, "böyle gelmiş böyle gitmesin" diye konuşmayı, anlatmayı seviyordum.

Akademik çalışmalarım içinde "kadın ve eşitlik politikaları" da yer alıyor. Bu konuda çalışmalara, henüz kadın çalışmalarının pek fazla olmadığı 1990'ların başında başladım. Konuya ilgim, beni kadın hareketine de yöneltti ve İzmir'deki tüm kadın kuruluşlarını bir araya toplayacak bir platform oluşturma fikri hayat buldu. Böylece 1990'ların başında "İzmir Kadın Platformu" gibi bir kadın birlikteliği için uğraştım; 1998'e kadar da sözcülüğünü üstlendiğim bu oluşumun İzmir kadın hareketine bir şeyler kattığını da düşünmekteyim. Bu dönem için de, 1994-1995 yılında Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı danışmanlığı yaptığım gibi, başta Ka-DER olmak üzere birçok kadın kuruluşunun kurucusu oldum ve yönetiminde yer aldım.

Önsöz

Şimdi sizlere anlatacağım,

Bir yolculuğun öyküsü.

İçinde bir sömüren var, iki de sömürülen kişi.

İyi gözleyin bu insanların tutumlarını!

Yabancı gelmese de yadırgamaya bakın!

Böyle alışılmış diye yormayın iyiye!

Kural böyle diye kurulup oturmayın!

En yalınkat, en hurda olaylara değin

Gözaltında tutun herşeyi!

Düşünün ille de böyle mi olmalı diye!

Hele sıradan bir şeyse gördüğünüz

Büsbütün üstüne varın!

Bir şey oldum bittim böyle mi olmuş,

Öyle diye öyle saymayın onu!

Bu zamanda olağan şey mi olurmuş,

Bu düzenbaz düzen, bu hesaplı çapul

Bu ana-baba gününde!

İnsanlar insanlıktan çıkmış, üstüne kondurulmasın bir de

Böyle gelmiş bu, böyle gider diye!

Bertolt Brecht

(Kural'la Kural Dışı adlı oyunundan)

1994 yılında profesör olduktan sonra, Fakülte'deki ilişkiler açısından biraz rahatladım. Araştırmaya, yazmaya devam ediyordum; o açıdan söylenecek bir şey yoktu; İzmir'de sivil toplum içinde aktif bir yer almaya da koyulmuştum. Kurtarmıştım yani! Ama, istenirse, saldırılacak şeyler bulmak her zaman mümkün oluyor!

Bunlardan yalnız birini anlatmam yeter diye düşünüyorum. Üniversite'de demokratik bir gurup oluşturmuştuk; YÖK'ün onayını alan değil, demokratik özlemlere yanıt verecek bir rektör istiyorduk; adayımız da vardı. Desteklediğimiz aday kazandı; YÖK vesayetini mağlup ettiğimizi düşünüp, sevindik. Rektör, dekanlık için seçime gideceğini, bizim fakültede benim aday olmamı istiyordu. Bazı arkadaşlar da bu fikri destekleyince aday oldum ve seçildim. Ne var ki, YÖK beni uygun bulmadı ve üçüncü sıradaki adayı atadı. Başka ne beklerdin ki, diyebilirsiniz; gerçekten öyle! Ancak atanmamam önemli değil de, dolaştırılan dedikodular can sıkıcıydı! Dedikodulara göre, hakkımda yine işten atıldığım zamandaki gibi dosyalar vardı! Ancak bu kez dosyaların özel yaşamımla ilgili olduğu söyleniyordu! Dosyaları görmedim; ancak dolaşan dedikodulara göre, hal ve gidişten kötü not almışım! Zaten, "tavır koyan" bir kadın olmak, eleştirel olmaktan kaçınmamak gibi büyük günahlarım vardı;! Ne yapayım; güç kadar, gücün karşısında takınılan, çoğu zaman sahte kalan "itaatkar" tavırları da sevmiyordum. Bir de feminist olmam vardı ki, "kadın kısmına yakışmayacak" hallerime tüy dikiyordu!

Ancak insan, böyle bir şiire inanmışsa, başına gelecekleri de kabullenmeli!

Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi

Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten

Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne

Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa

Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır

Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını

Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin

Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara

Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine

Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına

İnsan balıklama dalmalı içine hayatın

Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar

Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın

Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu

Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle

Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı

Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına

Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Ataol Behramoğlu

Bu şiirden birkaç dizeyi, profesör olarak atanan birkaç arkadaşla üniversite ve fakülte yönetimine verdiğimiz yemekte de okumuştum. Belki onlara kendimi anlatmak, belki de meydan okumak istemiş olabilirim. Şaşırmışlardı! Şiiri mi ilk kez duydular; benim meydan okur gibi bu şiiri gündeme getirmemi mi yadırgadılar, bilmiyorum ama tek kelime eden çıkmadı. Oysa ne güzel bir sohbet konusu olabilirdi!

Ama insan yoruluyor! Bir de, giderek büyüyen "ne işe yarıyor ki" sorusu!

Yorgunluğumu çalışarak yenmeye uğraşıyordum ama başka yerlere yelken açmak da geçiyordu içimden. İşte bu arayış içinde, yolum İstanbul'a düştü. 1998 Nisanı'nda Yıldız Teknik Üniversitesi'ne İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi bir seçenek sundu bana; önce İktisat Bölümü, daha sonra Siyaset ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde buldum kendimi. Gerçi, belirli bir yaşa gelmiş birinin, ailesi, çevresi ve alışkanlıklarını bırakıp yeni diyarlara yelken açması o kadar kolay değil. "Gariplik" duyguları yeniden fışkıracaktı bir yerlerden; fışkırdı da... Ayrıca, İstanbul'da yaşamak gibi, İstanbul'da var olmak da zor! Nerede olursan ol, ne yaparsan yap; insandan çok şey istiyor İstanbul. Tabii ki, gücün, ilişkilerin etkisini, pazarlamanın her daim baş rolde olduğunu biliyordum; bunların bende olmadığını da... Ama "yaşadın mı, büyük yaşayacaksın; ırmaklara, göllere karışacaksın" diyen şaire inanmıyor muydum! Hodri meydan!

Tabii ki, İstanbul temposuna uymakta zorluk çektim; bir de, "bağlantısızlar" gibi, fikirlerin, gurupların hem içinde hem dışında olmak gibi çizgim vardı ki, ayrıca zorluk demek! Eleştirel bakmaktan mı vazgeçemiyorum; yoksa aidiyetle ilgili bir sorunum mu var? Bilemiyorum. Hala çok şeyle bağım var ama bir tek, "yeryüzü vatandaşlığımdan" eminim!

Yine de, bugünden geriye baktığımda, İstanbul'a gelmekle iyi yaptığımı düşünüyorum. Örneğin İstanbul'da olmak, akademik çalışmalar açısından itici, kışkırtıcı bir güç de oldu; daha doyurucu olanaklar da sundu. Bunları, az da olsa değerlendirmişimdir diye umuyorum. İstanbul'u yaşamaksa, -ki, ben de İstanbul aşıkları arasına katıldım diyebilirim- ayrı bir deneyim!

Üstelik, İzmir'de birçok şeyi bırakmıştım ama İstanbul'da oğlumu bulmuştum. Üniversiteden sonra orada çalışıyordu; ben de, böylece, onun evliliğini, torunumun doğuşunu ve büyüyüşünü yakından yaşayabildim.

Sonuç olarak, İstanbul'da epeyce koşuşmalı, oldukça verimli, biraz da gezintili yıllar yaşadım. Dünyayı görmek isteyen biri olduğumdan, gezinti kısmı da hayli önemli benim için. Meslek yaşamımda, ilk kez, bu yıllarda farklı yerlerden elime biraz para geçince, bu parayı görmek istediğim yerlere gitmek için kullandım; iyi de yapmışım. Gezilecek, görülecek ve karşısında heyecan duyulacak o kadar çok şey var ki bu dünyada; gelmiş geçmiş milyarlarca insan öyle değerli bir hazine bırakmışlar ki bize! Mesela Kamboçya ve Ankor Vat; Ürdün ve Petra Vadisi; Hindistan ve Varanasi; İrlanda ve publarla, dansları; Vietnam ve Saygon; Barcelona ve Andre Gaudi ve burada sayamadığım daha niceleri... Düşünüyorum da, tarih öğretirken, aslında, savaşları değil bu güzellikleri, bu değerleri üretenleri öğrenmek lazım. Tarihi savaş-barış, yengi-yenilgi diye öğrenenlerin yarattığı dünya da, bugün olduğu gibi, güçler savaşından öteye gidemiyor. Her neyse, görmek istediğim yerlere gelirsek, bitmedi kuşkusuz; hala aralıklı da olsa bir yerlere gitmeye çalışıyorum. Her yeni gezi ise, beni biraz daha dünya vatandaşı yapmakta.

Nihayet üniversiteye "nokta" koyma zamanı da geldi; yıl, 2008. Üniversitelerdeki değişim de bunda rol oynadı tabii. Değişen koşullara, bu değişmenin olumlu yönde olduğu düşünmeyince uyum sağlamak kolay olmuyor! Eh tabii, bendeki mücadele gücü epeyce tavsamış; "değer mi" sorusu daha da büyümüş durumda! Üniversiteler birer birer iktidardan yana rektörlerin eline geçiyor; öğretim üyeleri ya vakıf üniversitelerine kaçmakta ya da artan ders yükleriyle "öğretmen" olmanın ötesine geçmekte zorlanmaktalar. Lisede ve dershanelerde testle yıkanmış beyinlerini zorlamaktan hoşlanmayan öğrenciler ise, bir başka mesele! Dünya meseleleri, ülke koşulları çoğunun umurunda değil. Çok haksız değiller tabii; ?hak etmek? fiilinin ıskartaya çıkarıldığı çağlar yaşanır, her yerde paranın izi sürülürken, bu meselelere dalmanın ve öğrenmenin hikmeti ne olabilirdi ki!

Özetle, erken emekli oldum. Emeklilik, kuşkusuz akademik çalışmalardan uzaklaştırmadı beni; ders verme kısmını azaltsam da, makale, kitap yazmaya devam ettim; ediyorum. Okumak ve yazmak, her zaman yaşamımın en önemli kısmı oldular; hala öyle.

Yazılar, konferanslar hala devam ederken, beş yıldır sürüp giden BirGün Gazetesi'ndeki köşe yazıları da başka açılardan öğretici oldular. Her şeyden önce gündemi takip etmek zorunluluğu getirdi ki, bu zorunluluk olmasa, çok zaman bıktırıcı ve üzücü olan Türkiye gündemini takip etmek zor! Bu vesile ile tanıştığım kişiler ve paylaştıkları görüşler ise, yaşadığımız acı günler ve olaylar arasında çok değerliler!

Sosyal Politika Kitabı'mda bir ithaf var: "Doğduğunda dünya böyleydi, büyüdüğünde daha iyi olur umuduyla Zeynep'e" İşte onlar; oğlumun kızı Zeynep ve kızımdan olan torunum Mateo Selim.

Biri kız, biri erkek iki çocuğumdan, biri kız (10), biri erkek (7) iki torun sahibi oldum. Çocuklarım ve torunlarım, yaşadıklarımdan öğrendiklerim gibi, çok değerli varlıklar benim için. Bu açıdan da yaşamın bana cömert davrandığını düşünüyorum.

Sonuç olarak, yaşam bir yolculuksa, benim yolculuğum hem zamanda hem mekanda epeyce farklı duraklardan geçti diyebilirim. Rollerim değişti; fikirlerim değişti; konumum değişti; bunların birbiriyle çatışan yanlarını da yaşadım; nimetlerini de gördüm; yol açtıkları tökezlemelerle de uğraştım. Yolculuğumda heyecan ve coşku da eksik olmadı, yalnızlık ve yanlışlık duyguları da... Şu anda kim olduğunu hatırlayamıyorum ama bir yazarın dediğini unutamam; şöyle diyordu: "Bir sandalyeden hemen yanındakine geçerken bile poponuz bir süre boşlukta kalır!" Yaşama bir anlam katabilmek içinse, bu boşlukları göze almaktan başka yol yok! Bu duyguları, yalnız benim değil, daha birçok kişinin duyduğunu da sanıyorum.

Ne var ki, yaşam bu ve ben yaşamıma ancak teşekkür edebilirim.

Prof. Dr. Meryem KORAY

Mail Adresi:

Sonsuz ve Öbürü

en değeli vakitlerinizi bana ayırdınız

sağolunuz efendim

gökyüzünün sonsuz olduğunu bana öğrettiniz

öğrendim

yeryüzünün sonsuz olduğunu öğrettiniz

öğrendim

hayatın sonsuz olduğunu öğrettiniz

öğrendim

zamanın boyutlarının sonsuzluğunu

ve havanın bazen kuşa döndüğünü öğrettiniz

öğrendim efendim

ama sonsuz olmayan şeyleri öğretmediniz

efendim

baskının zulmün kıyımın açlığın

bir yelere kıstırılıp kalmanın susturulmanın

aşk mutluluğunun ve eski hesapların

aritmetiğin bile

bunları bulmayı bana bıraktınız

size teşekkür ederim

Turgut Uyar

Tüm hakları saklıdır. © 2014

Kullanım Koşulları | Yönetim