“Aşk Zamanı” ve sevgilim var demenin demode olduğu zamanlar…

2000’li yılların filmi Aşk Zamanı… 1960’lı yıllarda HongKonk’da da geçen naif bir aşk hikayesini anlatıyor. Anlatmak doğru sözcük değil aslında; Wong Kar-Waİ bu filmle sanki içinizde bir rüzgâr estirmekte. Hem sersemleten hem kışkırtan bir rüzgâr…

Zamanında İstanbul Film Festivali’nde izlemiştim. Birkaç sahnesi ve verdiği duygular aklımda kalmıştı. Film, Cannes Festivali’nde 20 yıl öncesinin unutulmayan filmleri olarak yeniden gündeme geldiğinde sinemalarda da gösterime girdi. Gittim.

Gittim ve daha da etkilenmiş -sersemlemiş de diyebilirim-olarak çıktım sinemadan.

Öyle yoğun duygular, öyle görsel bir estetik seriliyor ki önünüze, çarpılıyorsunuz. Oyunculara, görüntülere, şiirsel anlatıma, benzersiz müziğine çarpılıyorsunuz… En azından benim için öyle.

Hikâyeyi anlatmayacağım;  Sinematekte hakkında yazılanlardan küçük bir paragraf vereyim :[1]

Görüntüyle müziği az bulunur bir mükemmellikte bir araya getiren Aşk Zamanı, Çin kültürüne özgü değerlerin etkisindeki iki ana karakteri arasında gelişen sıra dışı ilişkiyi valsi andıran bir zarafet ve ritimle perdeye yansıtır. Adı üstünde öncelikle aşk üzerine bir filmdir, ama aynı zamanda ihanet, kayıp, kaçırılan fırsatlar, hafıza, acımasızca geçen zaman ve yalnızlık üzerine benzersiz bir anlatıdır. “

Hakikaten vals eder gibi bir anlatım var filmde. Örneğin yıllarca önce ilk izlediğimden aklımda kalan sahne… Akşam karanlığında ıssız bir sokakta işinden dönen güzel bir kadını, salınarak yürüyüşünü, yüksek ökçeli ayakkabılarıyla attığı adımları izliyoruz; kadının zarafeti ile yalnızlığına eşlik eden inanılmaz bir müzik var. Yaylı çalgıların yalnızlığı anlattığı büyülü bir müzik…  Kadın odasına dönmeden erişte almak için izbe merdivenlerden inip çıkması ise ayrı bir olay, bu sahnede görüntü, şiir, duygu, müzik, hepsi üstünüze boca edilmekte…  

Aynı merdivenlerde onun gibi yalnız komşusuyla karşılaştıkları anlar, yağmurlar altında buluşmaları, odalarında komşularından saklandıkları zamanlar, ayrıldıklarında nihayet ortaya çıkan duygular gibi daha pek çok  unutulmayacak kareyle, sizi sersemleten bir film izliyorsunuz.

Anlatılması değil izlenmesi gereken bir film.

Filmi izledikten sonra güzelliği ile yeniden çarpıldım, müziği de hala kulaklarımda… “ In the Mood For Love”… Ancak filmden söz etmemin nedeni,  bende yarattığı duyguların ötesinde günümüz gerçeğinde bu yoğunluktaki duyguları yaşamanın zorluğu…

Filmi izleyenlere baktım; hemen hepsi gençti, çoğu da sevgilisiyle gelmişti. Bilmiyorum, bu filmden nasıl etkilendiler? Bu yoğun duygulara özlem mi duydular, yoksa iyi ki bu aptallıkları yaşamıyoruz mu dediler?

Filmden çıkınca da, sokakta, tramvayda karşılaştığım gençlere bakıp, şunu düşündüm:  Acaba bu gençlerin kaçı, insanı denizin dalgaları gibi oradan oraya savurup kendinden geçiren bu yoğun, tutkulu ve naif duyguları yaşama şansına sahip olacak? Bu aşkın duyguların şiirini, müziğini, rüzgarını kaçı yaşayabilecek?

Şans diyorum ama “aman kalsın” diyenlerin az olmayacağını da düşünebiliyorum.

Geçmişte de, bugün de böyle yoğun duyguları yaşamak ya da yaşadıklarına böyle anlamlar yüklemek herkesin harcı değil. Herkesin yaşadığı bir/birkaç sevgi ilişkisi olmuştur ama sevgi ile aşk arasında fark olduğunu da hepimiz biliriz. “Kavuşamazsan aşk” olur sözü de boşuna söylenmiş değildir.

Aşkı tarif etmeye kalkacak değilim; beni aşar.

Ancak bugün, bırakın aşkı, tanımsız ilişkilerin yaşanmaya başlandığı, sevgili olmanın bile demode hale geldiği zamanlara gelince, nasıl yaşlanırsa yaşansın, sonu ne olursa olsun, “aşk” denilebilecek o yoğun duyguları yaşamanın küçümsenmeyecek bir fevkaladelik olduğunu düşünmeye başladım.

Bir süre önce Oksijen Gazetesi’nde “Sevgilim var demenin demode “olduğunu anlatan bir yazı okumuştum.[2] Epeydir sosyal medya aracılığıyla kurulan ilişkilerin hali ve geçiciliği karşımızda. Artık ilişkilerde tutku ve bağlılık aramanın boşuna olduğu, ne olduğu tam bilinemeyen durumsal ilişkilerden konuşulduğu zamanlardayız. Ghosting, benching, breadcrumbing, zombeing gibi Z kuşağının “yaratıcı” terimleri de, çok yerinde olarak bu durumsallık halini anlatmaktalar.

İnsanın, toplumun, ilişkilerin, yaşamın değişimi kaçınılmaz, biliniyor. Bugünse hızlı teknolojik gelişmeler nedeniyle büyük değişimler için artık yeni kuşaklar beklenmiyor; aynı kuşak birçok değişimi artarda yaşamakta.

İnternetin, akıllı telefonların, yapay zekanın dünyasında ilişkilerin daha hızlı ve kolay kurulması ile daha değişken ve daha geçici olmasına da şaşılmaz.  

Zeitgeist diyorlar adına, zamanın ruhu…

Yine de,  zamanın ruhunu konuşmak gibi, neden,  nasıl buraya geldik sorusunu sormak da mümkün… Ya da, derin ve incelikli ilişkilerin yitirildiğini düşünüp hayıflanmayı da seçebiliriz, bağımsızlık ve özgürlüklerin getirdiği kazanımları düşünüp sevinmeyi de…

Herkesin tepkisi farklı olsa da, -ki,  bireysel düzeyde her zaman farklı ilişkiler yaşayan, zamana meydan okuyanlar vardır- insan ve yaşamı zamana tutsak.

Zamansa, insanın, zekasıyla zekasına meydan okuduğu bir çağ… İnsanı ve zekasını aşacak makineler yapma yolunda ilerlemekte.

Öte yandan akıllı makinelerin daha akıllı insanlar gerektireceğini de biliyor. Bugün beyne takılacak çiplerle “arttırılmış insan” olma arayışı içindeyiz; yarın bu beyinler, bu insanlar gerçek olacak.   

Sonuç olarak, bir yandan bireysellik arayışı, yaşam yarışı, rekabet hırsı, başarı tapınması içinde, öte yanda cinsiyet ve cinsel özgürlük arasında bocalayan insanın o güzelim sevgi, aşk, tutku, bağlılık, sadakat, özlem gibi duygularının yavaş yavaş geriye çekilişine tanık oluyoruz, daha da olacağız.  

İnsandan geriye makine ile yarışı nedeniyle yalnızca zekâsı mı kalacak, yoksa insan ne kadar akıllı olurlarsa olsunlar makinelerden asıl farkının o zengin duygu dünyası olduğunu mu anlayacak, orasını bilemiyorum!…

Ama göstergelerin ilkinden yana olduğunu söylemek mümkün.

O yüzden, daha tam kaybetmemişken bu duyguları korkmadan yaşayın, unuttuklarınızı anımsamak için de Aşk Zamanı’nı izleyin, derim.


[1]  Sinematek (2019), http://www.sinematek.kadıkoy, bel.tr.

[2] Derya Gürsel (2025),”Sevgilim var demek ne zaman demode oldu?”, Oksijen 2, 28 kasım-24 Aralık 2025