Ayırımcılıktan söz ederken, millet, din, mezhep, ırk, rengi bırakıp “yeryüzü vatandaşlığına” gelebiliyor muyuz!…

Geçen yazımda insanlığın yüzyıllardır süregelen ütopya ile distopya arasında salınımından söz etmiştim. Bu salınım bugün de sürdüğü gibi, insanlığı gelişmesi doğrultusunda ütopyalarla distopyaların hacmi de büyümekte. O nedenle, Chomsky’nin, korona salgınının ciddiyetini kabul ederken,” bu salgının en büyük iyiliğinin insanlığın nasıl bir gelecek istediğine dair düşünmesi olabileceğine” dair söylemini dikkate almakta yarar var.

Yarar var; çünkü yeryüzünü ve insanlığa daha umutlu bir gelecek kazandırmak için elimizde sihirli bir değnek yok.

Tek yapabileceğimiz daha iyi bir gelecek hayal etmek, bunu gerçekleştirmek için de günahlarımız ile sevaplarımızın gerçekçi bir muhasebesinden başlamak olabilir.

Kuşku yok ki, maddi ve teknolojik açıdan büyük gelişmeler gerçekleştirdi insanlık; ama gerçekleştirdiği “insanlık ya da uygarlığın” çok yerinden döküldüğü ortada. Bir yanda savaşları ve şiddeti, öte yanda açlığı, yoksulluğu eksik değil; bir yanda bölme, ayırma, dışlama konusunda yapmadığı yok; öte yanda bunca gelişmeye karşın ne yeryüzünün vazgeçilmezliğini, ne de aynı insanlık ailesini paylaştığını anlayabilmekte.

O nedenle daha iyi bir gelecek adına aklımıza çok şey gelse de, ilk adım olarak, yeryüzünün vazgeçilmezliği ile savaşa/ şiddete/ayırımcılığa son vermenin gerekliliği ile başlamak yanlış olmasa gerek.

Örneğin elimizde tek bir gezegen var; buna karşın bu güzelim yeryüzüne yaptıklarımızı düşünün!… Kirlenmeyen yanı kalmadı; canlı olduğunu, yaşama can verdiğini unuttuk; arsız çocuklar gibi üstünde tepiniyoruz. Öyle bir tepinme ki, canına, canlılığına kast edilmekte!… Bilim insanlarının raporları, yeryüzünün yüzümüze çarptığı gerçekler bize neler yaptığımız anlatıyor ama bunlar, ne yazık ki, açgözlülük ile boş vermişliğimizi delip geçmekte yeterli olamıyorlar.

Yüzbinlerce yıl önce maymundan ayrılmayla başlayan insanlık hikayesi, beynin gelişmesi, elin kulanılması, teknik üretmesi, dil ve düşünce geliştirmesi gibi onu öteki türlerden ayıran özellikler nedeniyle ciddi bir yaratıcılık/gelişme hikayesi olduğu gibi, içinde çok sayıda insana yönelik yıkım hikayesi de barındırmakta. Dış görünüşlerimiz değişse de anatomik yapı olarak en özel hücreye kadar aynı türün çocukları olan insanlar, “ortak atalarını” unutup Habil ve Kabil ile başlayan kıskançlık ve husumeti yüzyıllardır, bin yıllardır sürdürüp götürmekteler.

Millet diyor, ırk diyor, din diyor, renk diyor, mezhep diyor ve birbirine saldırıyor; bazen yok etmecesine de olabiliyor bu saldırılar!… Onlarca yıl aynı mahallede, birçok ortak duyguyu paylaşan insanlar bile gün gelip etnik veya dinsel farklılık nedeniyle düşmana dönüşüp birbirlerine kıyabiliyorlar. Tüm bunların arkasında insana ait zaafları harekete geçiren güç ve çıkar çatışmaları olduğu biliniyor kuşkusuz; ancak insanlığın bir uygarlıktan söz edebilmesi için yol açtığı kırım ile yıkımın farkına varması gerektiği de ortada.

O nedenle, insan için, şu veya bu gücün yükselttiği davalarla bayrakların insan vahşetinin üstünün örtülmesine yaradığını görme zamanı geldi geçiyor diyebiliriz!…

Yalnız savaşlar da değil günahlarımız; yakın zamana kadar insanı köle yapan, köle olarak kullanan bir insanlık söz konusu. Bugün kölelik kalkmış olsa da, fuhuşa zorlanan çocukları, organ ticareti yapanları, insan kaçakçılığını, göçmenlik hikayelerini, savaşa zorlanan çocuklarla çalışsa da yoksulluktan kurtulamayan insaları düşündüğümüzde uzaya giden, akıllı evler üreten, organ naklini başaran “uygarlığımızın” altında bir dolu “barbarlık” yattığını unutmak mümkün değil.

Bu açıdan insanlığın “lanetli” bir ırk olduğu da söylenebilir!… Mesele de bu lanete son verebilmekte!..

İnsan maddi ve teknolojik açıdan geliştikçe laneti de artıyor!… Örneğin bugün insanın yeryüzü ve yaşam üzerindeki etkilerinin belirleyici hale gelmesi nedeniyle “insan (antroposan) çağı” gibi yeni bir çağa girdiğimizden söz ediliyor ama insan çağında insansız hava araçlarıyla kentler bombalanıyor; biyolojik silahlarla yüzbinler ölüyor veya sakat kalıyor; insan ırkını ve gezegeni mahvedecek nükleer silahlar ise tetikte, beklemekte!…

İnsan çağının yıkıcı nitelikte daha ne marifetler geliştireceğini de bilmiyoruz. Elimizde teknolojik gelişmelerin bir yandan silahlanmaya öte yandan piyasaya odaklanması gibi gerçekler varken, umutlu olmak da zor… Örneğin robotların devreye girdiği bir dünyada, en azından bir kısım insan için, savaşın gerçekliğinin unutulup bilgisayar oyunu haline gelmesi mümkün!

O nedenle, korona salgını sonrasında, “dayanışma” sözcüğünü ya da “hiç kimseyi arkada bırakmayacağız” sözlerini duyduğumda bunları düşünüyorum. Örneğin bu sözün bir anlamı olacaksa insanlığın ilk olarak savaşa son vermeye niyetlenmesi gerekmiyor mu? Savaşlarda ölenler Korona salgınında ölenlerden çok fazla; geride kalanları ise yakılmış, yıkılmış bir ülkede başka felaketler beklemekte; bombaların yalnız insanları değil yeryüzündeki yaşamı tehdit ettiği de ortada… Öyleyse gelecek için kaygılanırken, öncelikle silahlamaya ayrılan kaynaklara dur demeyi neden düşünemiyoruz? Oysa hem insanlığın hem dünyanın buna ihtiyacı var ve bu kaynakların salgına, işsizliğe, yoksulluğa, göçe karşı kullanıldığını düşünmek bile daha aydınlık bir geleceği müjdelemekte.

Evet, eşitsizlikleri, düşmanlıkları, farklılıkları kullanma yanlısı “atmacalar” çok bu dünyada!… Güçleri gibi manipülasyonları da çok… Yine de manipülasyonların çok zaman insanlar arasında sonradan oldurulmuş ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel farklılıklara dayanan inançlarla maya tuttuğu unutulamaz. Bugün de davalar bitmiyor; mayalar da hazır!… Hepimiz benzer sorunlarla boğuşuyor olsak da, kimi ekonomik üstünlüğü ve refahını yitirmek istemiyor; kimi dünya nimetlerindeki payını arttırma peşinde; kimi geride kalmışlığını düşmanlıkla telafi etmek derdinde; kimi korku ve kaygıları için günah keçisi aramakta, vs… Ayrılma/kavga etme nedenlerimiz hiç bitmezken, şimdi ABD ile Çin arasında büyüyen hegemonya ve paylaşım savaşı gibi, tüm dünyayı savaşa götürecek potansiyelimiz de az değil!

Kısacası, bir yandan ekonomik-teknolojik-toplumsal gelişmelerle, öte yandan ülke, millet, ırk, dine dayanan ayrılıklarla bin bir parçaya bölünmüş insanlık atmacaların “oyun alanı” durumunda… Açlık Oyunları’ndaki gibi dünyadaki Güç Oyunları da hepimizi düşmanlıkla çevirip canımıza okurken, bu oyunun asıl kaybedenleri de insanlık ile yeryüzü olmakta!…

Oyunu bozmanın yolunun, atmacalardan değil, insandan geçtiği kuşkusuz. Peki 21.Yüzyılın gelişmiş dünyasının insanı buralarda mı? Örneğin insansız arabaları, ev işlerini görecek robotları, ya da ne zaman yapılacağı belli olmasa da Mars’a yapılacak seyahati hayal ederken, çatışma değil paylaşma/dayanışma/işbirliği doğrultusunda kurulacak bir dünyayı hayal ediyor mu?

Sorunun yanıtı belli!… Bugüne dek dövüşmek, yarışmak, savaşmaktan yana olmuş milyarlarca insanın paylaşma, dayanışma noktasına gelmesini beklemek ancak “ütopya” olabilir. Günümüz dünyasının yol açtığı fay hatları, kışkırttığı bencillik ve acımasız rekabet düşünülürse bugün insanlığın”dayanışmacı” yaklaşımlara daha uzak olduğu da söylenebilir. Yine de birçok çevreden hoşnutsuzlukların ve korkuları arttığı, dünyanın değişmesi gerektiği, korona salgınının bunu iyice ortaya koyduğu yolunda söylemler gelmekte.

Bugün seçimle gelen diktatörlerden söz ediliyor, demokrasiden umut kesilmekte; birçok ülkede insan hakları, hukuk ve demokrasinin tepelendiği görülürken, korona nedeniyle artabilecek gözetim-denetim uygulamalarıyla otoriter yönetimelere fırsat doğacağı düşünülmekte; gelecek açısından umutsuz olanlar, güvensizlik duyanlar çoğalırken, gençler arasında umutsuzluk artmakta; son yıllarda gelişmiş ülkelerde bile ekonomik ya da siyasal nedenlerle sokağa çıkan insanlar var. Hepsi gelecekle ilgili kaygı ve korkuları anlatmaktalar.

İstediklerinin ilk olarak yaşamak için gereken maddi koşullar, güvenlik ve adalet olduğunu düşünmek de zor değil. Buna karşın ortaya çıkan tablo, bir yanda savaş ve yıkım, öte yanda baslı ve şiddet; bir yanda eşitsizlik ve adaletsizlik, öte yanda ayırımıcılık ve dışlama… Durmadan büyüyen yalan ve yozlaşma da bunlara eşlik etmekte!…

21. Yüzyılın gelişmiş dünyasında “insanlık hali” bu!…

Bu insanlık halini değiştirmek açısından insanın kendisinden başka bir özne düşünmek de mümkün değil. Bunun için bugünkü bencilliği ve hoyratlığından sıyrılıp yeryüzüyle ve insanlıkla ilgili devrim niteliğinde bir düşünce değişikliğine ihtiyaç var ki, bunun ardındandan ideoloji, ekonomi, siyaset, hukuk, toplum, kültürel anlamda insanlığı ya da uygarlığı değiştirebilsin…

Örneğin insanlığı tek bir “insanlık ailesi”, yeryüzünü “anavatan”, vatandaşlığı “yeryüzü vatandaşlığı” yapmaya götürecek devrimsel bir değişim!…

Ütopya tabii; ama hepimizin ütopyalara ihtiyacı var.

Korona günlerinde ütopya ile distopya arasında.

Korona belası devam ediyor. Bugüne dek 220 binden fazla insan öldü; 100 yıldır böyle bir felaketin yaşanmadığı dünyada korona salgının hepimizi afallattığı açık. Hani, uzaya filan gidiyorduk, organlar yeniliyor, ömrü uzatıyorduk derken, küçücük bir virüs çoğumuzda distopik bir etki yarattı denilebilir. Yol açtığı ekonomik çöküntüye anlamlı çareler bulunamazsa, distopya daha da gerçek olacak gibi…

Aslında insanlığın yeryüzündeki bu serüveninin “ütopya ile distopya” arasında salındığı düşünülebilir. Her çağda yaşanan ütopyalar ile distopyalar var ve zaman içinde ütopyaların bir kısmı gerçekleşirken, distopyalar da bitmemekte. Örneğin günümüzün en büyük distopyasının artan küresel ısınma ile yeryüzündeki yaşamın tehlikeye girmesi olduğu söylenebilir; bu konuda yeterli duyarlılığı gösteremezken şimdi bir de küresel pandeminin yol açtığı ve açacağı dsistopyalar karşısındayız. Belli ki, insanlık olarak öğrenmemiz gerekenler var.

Bugüne dek yazılmış ütopik veya distopik kitaplardan söz eden Ütopya Edebiyatı adlı kitaba göre, ütopya hem “olmayan” hem de “iyi yer” anlamında üretilmiş bir kavram. “Yaşama geçirilemeyecek kadar iyi yer” olarak düşünülen ütopyanın karşısında da “yaşama geçirilemeyecek kadar kötü yer“ olarak tanımlanabilecek “distopya” var.

İnsanlığın yeryüzündeki serüveni ütopyalarını gerçekleştirme arayışı olarak düşünmek mümkün. Belirli bir zamanda “yaşama geçirilemeyecek kadar iyi yer” olarak hayal edilen ütopyalar ilerleyen zamanlarda hayata geçebildiği gibi, her çağda ütopik yaşamların yan sıra distopik yaşamlar da eksik olmamakta. Örneğin Ortaçağda insan yaşamı doğduğu sınıfa belirlenirdi; asilzadeler doğuştan gelen imtiyazlara sahip olurken, köylüler de beylerinin, prenslerinin kulu, kölesi olarak ömür boyu çalışırdı. Bu nedenle Ortaçağda prenslerin ya da prenseslerin romantik aşklarını anlatan filmler hoşumu gitse de, bu romantizmin gerisinde koşuşturup duran, farkına bile varılmayan yüzlerce insanı düşünmeden edemem; yaşamları çalışmadan, itaatten, yine de hor görülmekten ibaret insanları!… Bir bakıma asillerin ütopik yaşamları, ötekilerin distopik yaşamlarıyla mümkün oluyordu da denilebilir. Tabii Ortaçağın distopyası bunlardan ibaret de değil; engizisyon mahkemeleri, cadı avları, yargısız hükümsüz ömür boyu zindanlara kapatılmak gibi nice distopya var bu çağda!.. i

Böyle bir dünyada her insanın eşit olduğu ve de hakları bulunduğu gibi bir düşüncenin “ütopikliğini” düşünün!… Söyleyenin deli sayılması kaçınılmaz! Çok şükür ki, her çağda insan için daha iyisini arayanlar, bunun mücadelesini verenler var; bu nedenle doğuştan gelen ayrıcalıklar gibi geçmişin haksız, hukuksuz daha birçok uygulaması bugün geçmişte kalmış durumda.

Örneğin kölelik her çağda vardı ve Amerika’da yakın zamanlara kadar sürdü. Büyük topraklarında köle kullanmaya alışmış ve dan vazgeçmek istemeyen Güney eyaletleri ile Kuzey arasında 1860’larda yaşanan iç savaşın nedeni de buydu. Savaşı kazanan Kuzey 1865 tarihinde köleliği kaldırdı; ancak ırk ayırımcılığı bir yüzyıl daha sürdü. Bu uğurda birçok mücadele verildikten sonra ancak 1965’de Anayasa’da yapılan değişiklikle eğitimden seçme- seçilme hakkına uzanan haklara kavuştular siyahlar. 1960’lardaki mücadelenin simge isimlerinden biri olan Martin Luther King’in sloganı da “Bir Hayalim Var” idi. Evet hayali ya da ütopyası vardı; tıpkı kendisini izleyen milyonlarca siyah gibi… Gerçi bugün bile bu hayalin ya da ütopyanın tümüyle gerçekleştiğini söylemek zor ama hayaller ve mücadeleler olmasa bugün başarılmış olanların da gerçekleşmemiş olacağını biliyoruz.

İnsanlığın ütopik arayışı bugün de sürüyor kuşkusuz. Ne var ki, ekonomik ve teknolojik gelişmelerin hak ve hukuk ve siyaset alanındaki gelişmelerin çok ötesine geçtiği, bir başka deyişle insanlıkla ilgili duygu ve anlayışın maddi gelişmelerin gerisinde kaldığını görmemek mümkün değil. Örneğin doğaya egemen hale gelen, teknolojik gelişmelerle yapay zeka ve algoritmalar dünyasına geçen, Harari’nin deyimiyle tanrılaşan insanın (Homo Deus) savaş, açlık, yoksulluk belaları gibi, tiranların yarattığı distopyalardan da kurtulamadığı ortada.

Bir zamanlar ütopya olan insan hakları, bugün hala milyarlarca insan için ütopya olmaktan öteye geçmiş değil. Kimi, açlık ya da yoksulluk içinde, kimi de düşündü konuştu diye hapishanelerde distopyalar yaşamakta.

Oysa, bugün “açıl susam açıl” benzeri masallar ile “kuş sütünün eksik olmadığı” sofraları önümüze serilmiş, marketleri dünyanın her yerinden gelen meyvelerle dolu bir dünya var önümüzde. Amerika’nın hamburgeri, Japonya’nın suşisi, Çin’in portakallı ördeği, Meksika’nın tacosu, İtalya’nın pizzası, Ortadoğu’nun falafeli, İspanya’nın paellası, Türkiye’nin döneri her yere ulaşmış durumda. Her şey dahil tatil köylerinde krallar gibi ağırlanmak da mümkün. Öte yandan cep telefonları, internet, akıllı evler, arabalarla yaşam hem zenginleşip hem kolaylaşırken, organ nakli yapmakla kalmayıp bioteknolojiyle sağlıksız organların yerini alacak yapay organlarla uzun ömürleri hatta “ölümsüzlüğü” hayal eder hale gelen bir insanlık söz konusu.

Ütopyalar için tek şart var; para!… Eh, o kadar da olacak diyebiliriz; masallarda prensesle evlenmek için Kaf dağını aşmak, ejderlerle boğuşmak gerektiği gibi bugün de kapıları açan anahtar para!…

Ne var ki, masalların gerçek olduğu bu dünyada insanın insanla savaşı ve şiddeti bitmiyor; savaşlar, ölüm ve sakatlıkların yanı sıra milyonlarca insanı yerinden etmekte. Örneğin, şimdi korona salgını nedeniyle 230 bini geçen ölümlere üzülüyoruz kuşkusuz ama yalnızca Suriye savaşında 600 binden fazla insanın öldüğünü ve bu insanların dünyada pek yankı uyandırmadığını unutamayız. Ölenler kadar yerinden yurdundan edilen insanların bitmeyen dramları da var. 2019 itibariyle dünyada 70 milyondan fazla savaş ve şiddet nedeniyle yerinden edilmiş, bilmediği topraklarda hayatta kalmaya çalışan mülteci var; 300 milyona yakın insan da başka ülkelerde tutunmaya çalışmakta; yollarda, denizlerde telef olanlar da ayrı…

“Kuş sütünün eksik olmadığı” sofraların dünyasında yüz binlerce aç, milyarlarca yoksul da var: Günde iki doların altında gelirle yaşamak durumunda olan 750 milyon, 3,2 doların altında geliri olan 2 milyara yakın insan, 5,5 doların altında bir gelirle yaşayan 3,3 milyar insan yaşıyor bu gezegende. Gelişmiş ekonomilerde bile zengin ve yoksul arasındaki aralık durmaksızın büyürken ulus devletler ve en geçerli sistem diye bellenen siyasal demokrasi işe yaramıyor; insan hakları neoliberal politikalar karşısında çaresiz, insanı sosyo-ekonomik koşullarıyla ele almak gerektiğini kabul eden sosyo–ekonomik haklarsa yok hükmünde!…

Özetle, insanlık, ekonomik ve teknolojik açıdan ne kadar gelişirse gelişsin, insan hakları, hukuk güvencesi, siyasal demokrasi gibi insanı onurlu bir yere koyan gelişmeler açısından yaya kalmış durumda. Doğuştan gelen ayrıcalıklar bitirildi ama onların yerini başka ayrıcalıklar aldı; yukarıda verilen birkaç örneğin de gösterdiği gibi distopyalar da devam etmekte.

Sevgili arsız yaşam..

Latife Tekin’in kitabının adı, “sevgili Arsız Ölüm” dür; bense bu yakıştırmayı yaşam için uygun bulmaktayım. Yaşam, gerçekten hem sevgilidir hem arsız!…Bunu görmek için taşların arasından fırlayan çiçeklere, her baharda fıkırdar gibi uç veren ağaçlara, yaşamak için verdiğimiz bunca mücadeleye bakmak yeter…

Bazen yaşamın bu kadar arsız olması canımı acıtıyor; daha doğarken ya da doğduktan sonra telef olan nice hayvan, nice bebek var; öte yandan 8 milyar bulan dünya nüfusu içinde yiyecek bulamayan, savaşlarda ölüp giden, sokaklarda kaybolan ne çok insan söz konusu ki, varlıkları sayılardan öteye gidememekte. İşte, Suriye’den Afganistan’dan kaçıp Türkiye’ye sığınan insanların durumu; şimdi de paket gbi başka yerlere sürülmekteler ki, resimlerini görmek bile can yakıyor. Savaş içindeki ülkelerle, mülteci kamplarındaki “yaşamı” düşünmek bile istemiyoruz ama oralarda da yüzbinlerce insan “yaşam” mücadelesi veriyor; yaşam onlar için de değerli… Kısacası, başka canlılar bir yana, “eşref-i mahlukat” sayılan insanın bile değeri duruma bağlı; kimi yük olarak görülüp insan olma değerini yitirmekte, hakkı da, yurttaşlığı da yok; kimi el bebek gül bebek bakılıp büyütülürken, kimi milyar dolarlarla oynamakta.

Kuşusuz yaşamın arsızlığını anlamak mümkün. Binbir tür içinde var olup devamlılığını sağlarken, tek amacı da telefatı dikkate alarak kendini garanti altına almak… Yani, şu veya bu türün varlığından çok, yaşamın sürüp gitmesi önemli; evrim dediğimiz değişim de bunun gereği… Kim koşullara uyum sağlıyorsa o yaşamaya devam ederken, yaşam da kendini böyle sürdürebilmekte.

Bu nedenle yaşamın çeşitlenmesi gibi değişim de zorunda… Cansız maddeden canlı maddeye, oradan insan türüne ulaşan yaşamın uzun yolculuğunun insanla sınırlı olmaması gibi, insanla bitmeyeceğine de kuşku yok. Yine de, insanın yaşam açısından çok farklı bir yeri olduğu düşünülebilir.

Herşeyden önce insan yalnız doğal değil, kültürel bir varlık; kültür de doğada olmayan birçok yaşamı ve yaratıcılığı barındırmakta. Bu nedenle, insan madde olarak sınırlansa bile, üretip yarattıklarıyla enerji olarak yaşamı hem değiştirdiği hem katmanlandırdığını düşünmek yanlış olmaz.

Hani yaşamın anlamını düşünür de, çok doyurucu yanıtlar bulamayız ya, yaşamın sonsuzluğu içinde insanın yaşam biçimi ile ürettiklerinin de bir değeri olup olmadığını düşünürüm bazen. Ancak bu düşüncenin korkutucu yanları da yok değil; yani, şiir, resim, müzik, edebiyat, bilim derken doğal yaşama kültürel bir boyut katan insan emeğinin bu yeryüzü ve insanlar için anlamı büyük; ancak insanın yaşama katkısı yalnız şiir, müzik değil, bir dolu barbarlık ve acımasızlık da… O nedenle yaşam insandan öğreniyor ve buna göre evriliyorsa, insanın yeryüzündeki yaşamı savaşları, şiddeti, yoksulluğu, adaletsizliği ile katlanılmaz hale getirmesi gibi yaşamın sonsuz enerjisine katkısının da olumsuz olma ihtimali var!…

Korkutucu değil mi!…Kimin ne olduğuna, nasıl olduğuna aldırmak da yaşamın işi olmadığından, aldıracak olan varsa, onlar da insanlar…

O nedenle Mevlana’nın şu sözünü hatırlayarak yaşamak gerekiyor; “Hayat, olması gerektiği gibi değildir, olduğu gibidir. Onu değiştiren yaşama biçiminizdir.”

Sonuç olarak,”iki arada bir derede” yaşarken, yaşamın arsızlığının aksine insanlık için, -en azından şimdilik-yaşayabileceği tek yerin yeryüzü, varlık ve güvenlik duyacağı tek anlayışın “insanlık” olduğunu bilere yaşamak gerekiyor sanırım.

İki arada bir derede…

Aslında “iki arada, bir derede” lafının hikmeti büyük.  Adına ömür dediğimiz, doğum ile ölüm arasında uzanan, kendi gerçekliklerimiz ile içinde bulunduğumuz koşullarca çizilen bir yolda yürüyoruz ya, bu yolu yürürken “arada” “kalmalarımız hiç bitmiyor. 

En başta, evrendeki “hiçliğimiz” ile kendi dünyamızdaki “beyliğimiz” arasında kalmaktayız. En yaman çelişki de bu!… Sonra, bir yanda aklımız ile duygularımız,  gerçeklerimiz ile hayallerimiz gibi kendi kendimizle, öte yanda “benle” dış dünya, bu dünyanın gerçekleri “arasında” kalmalar giriyor devreye… Yaşam denilen geçitte bu düğümleri çözmeyi becermek vezir etmez insanı ama iyi kötü yüzmeyi öğrenmek olur ki, boğulmaktan kurtarır… Yıllar geçtikçe her ikilem, her arada kalışla birlikte derenin debisi, suyun dönemeçleri arttığından yaşamak giderek rafting yapmaya benzer; her dönemeçte kayık değiştirenler, geriye dönenler de olur;  kendileri kalarak kıyıya ulaşanlar da…

Yine de, Candan Erçetin’in söylediği  şarkıdaki gibi, Elbette… 

Güneş her akşam batıp her gün doğuyorsa
Çiçekler solup solup tekrar açıyorsa
En derin yaralar kapanıyorsa
En büyük acılar unutuluyorsa
Neden korkulur hayatta söyleyin bana

Evet, ama öyle ama böyle derede yüzmeyi öğreniriz; öğrendiklerimiz ve yaptığımız seçimlerle de “insanlığın” yolu döşenir. Günümüz insanının (homo sapiens) 50 bin yıla uzanan tarihini de, işte, bu öğrendiklerimizle seçimlerimiz yazar… Ne yazık ki, uygarlıktan söz ettiğimiz bugün de savaşı, açlığı, yoksulluğu ve adaletsizliği sona erdiremediğimize göre,  öğrendiklerimizle seçimlerimiz yetmemiş demektir!… 8 milyara yaklaşan dünya nüfusu içinde ancak 1 milyar insan, hani “insan onuruna yakışır” yaşam deniliyor ya, öyle bir yaşam sürebiliyorsa aşağıdaki şiirdeki gibi, “insan aşkına” maruzatta bulunmak da kaçınılmaz.