Özenti ama Gabriel Garcia Marquez’in “Kolera Günlerinde Aşk” deyişi gibi ben de “Korona günlerinde aşk” diye başlayıp aşktan devam etsem fena mı olurdu!… Bu karanlık günlerde en azından sevimli bir şeyler düşerdi aklımıza. Marquez’in anlattığı çocukluktan başlayan ömür boyu mektuplar üzerinden yaşanan bir sevda hikayesi gibi bugün pandemiyle savaşan sevdiğine mektup- yok, mektup olmaz, yürürlükten kalkalı çok oldu- en iyisi videolarla sevgisini, hasretini anlatan bir aşkı anlatsam mesela!… Gerçi, Marquez ustayı bir yana bırak çömez olarak bile böyle hikayeler anlatacak hayal gücüm ve edebi yeteneğim yok ama merak ediyorum; şu meret pandeminin yol açtığı korkuları biliyoruz da acaba aşklara da vesile oldu mu? Olabilir tabii -umarım yaşanıyordur da-ama romantizmin zaten gerilere atıldığı dünyamızda korona musibetinin aşkı ve romantizmi daha ücralara fırlattığından korkuyorum

Geçenlerde, nedendir bilmem, sözleri Ümit Yaşar Oğuzcan’a, bestesi Rüştü Şardağ’a ait olan şarkının sözleri düştü belleğime: “Bu kadar yürekten çağırma beni/Bir gece ansızın gelebilirim” diyen şarkının ağızlarda dolaştığı günleri hatırladım. Nasıl bir yoğunlukla anlatılır o aşk! “Beni bekliyorsan, uyumamışsan/ sevinçten kapında ölebilirim… kal dersen dağlarca severim seni/bir deniz olurum ayaklarında”… Aşkların daha derinden yaşandığı zamanlar mıydı, bilemeyeceğim ama hangi zamanda olursak şarkıların da günün duygularına karşılık geldiğini düşündüğümü söyleyebilirim.

Umarım, şimdilerde de sevgilinin ansızın geliverdiği geceleri yaşayanlar vardır; aman kıymetini bilsinler derim… Bilsinler; çünkü bir yandan karmaşıklığı, korkuları artan bir dünya söz konusu; bunlardan başını alıp da aşka teslim olmak öyle kolay değil; öte yandan teknolojiyle, bir anlamda makinelerle yatıp kalkan, heyecan, yenilik ve hız meraklısı genç kuşakların aşk için “zahmete” girmelerini beklemek giderek hayal olmakta. Zaten uzun süredir aşkla ilgili olumsuz kehanetlerin ortalığı kapladığını görüyoruz; “aşk” bitmiş, artık “ilişkiler” yaşanıyormuş! … Yenilik, heyecan arayan, ilişkileri çabuk tüketmeye meyilli kuşaklar için “aşık” olmak zormuş, vs.vs.vs…. Yalan değil, hız ve yenilik meraklısı kuşaklar yaşamları yavaşlamasın diye can atarken bu zahmetli işe niye kalksınlar!… Mesela spotify varken sevdiğine duygularını aktaran bir karışık kaset hazırlamak için saatlerini, günlerini vermek olacak iş midir!… İnsanı bir kişiye ve duyguya odaklanarak, yaşamı adeta onda sabitleyerek yaşatan aşk, belki de artık “dinozor işi” kalmakta!

Şimdilerde aşkın değil “ilişkilerin” yaşandığının bir göstergesi de internet üzerinden arkadaş bulma siteleri… Dijital bağımlılık, sanal alemin sunduğu sayısız seçenek, her yerden bağlanma kolaylığı gibi nedenlerle arkadaşlık siteleri genç kuşaklar arasında epey popüler. Nedir, ne değildir diye biraz araştırdım; 1995’den buyana var; çok popüler olan 7-8 site söz konusu; bu sitelere üye olan yüz milyonlardan da söz edilmekte. Korona salgınının arkadaşlık uygulamalarını kullananların sayısını arttırdığı da söylenmekte. Yapılan bir araştırmaya göre, “salgın süresinde her beş kişiden ikisi (%42) bir arkadaşlık uygulaması indirdi veya bir çevrimiçi arkadaşlık web sitesine kaydoldu: [1] Bumble, OkCupid, Tinder gibi uygulamalar (Netflix sayesinde Tinder’i biliyordum, meğerse daha neler varmış), kullanıcı sayısının iki katına çıktığını belirtti. Araştırmalara göre arkadaşlık uygulaması kullanıcılarının %22’si uygulamaları sosyal izolasyon sırasında iletişim ihtiyacı ve dayanışma için kullanıyor. 35 yaşın altındakilerde kullanımın %94,4 arttığı görülüyor.”

Vay vay vay, 35 yaş altında artış % 94… Koronayla birlikte bu sitelere daha da gün doğdu anlaşılan. Galiba, bir kısmı koronaya bağlansa da gerçekte birçok insan için kendi çevresi dışındakilerle tanışma ve bir sorumluluğa yol açmayan seçim olanaklarının cazibesi büyük.  Zaman zaman medyada bu sitelerin yoz kullanımına ait haberler de okuyoruz; hatta bazıları için yeni dolandırıcılık yollarından biri haline geldiği de görülmekte ama umut bitmiyor! Mehmet Y Yılmaz bir yazısında Tinder deneyimini yaşayan birinin samimiyetle anlattığı hikayesine yer vermiş:[2] Yazan işi gereği dünyayı dolaşan bir kadın; uzun süren yazışmaların sonunda ya buluşmaya gelmeyen ya bambaşka biri olarak karşısına çıkan ya da dolandırıcı olan kişilerle yaşadığı deneyimleri anlattıktan sonra harcadığı zaman ve enerjiye yanarak sözlerini şöyle bağlıyor; “o kadar bezdim ki, sanal markette hıyar alasım bile yok!”

Ne var ki, bezmeyenler bezenlerden çok olacak ki, üye artışı sürüyor. Sitelerin bir başka olumsuz yönü de, facebook gibi kullanıcılarının kişisel bilgilerini reklam amacıyla haberleri olmadan üçüncü taraflarla paylaşması… Bir siber güvenlik kuruluşunun 10 uygulamayı incelediği araştırmadan elde edilen bilgilere göre, üçüncü tarafla paylaşılan detaylar konum, yaş, cinsiyet ve hatta bazı vakalarda cinsel eğilim, dini inançlar ve politik görüşleri de içeriyor. [3]

Galiba mahremiyete önem vermenin de modası geçti; ne kadar teşhir, o kadar meşhur!... Günümüzde “fenomen” dedikleri de bu işi iyi becerenler… Dolayısıyla sakıncaları olsa da, yanındaki insandan çok cep telefonu, tablet ile haşir neşir kuşaklar için oturduğu yerde önüne sayısız seçim olanağı getiren internet sitelerinin cazibesini kırmanın kolay olmayacağı açık. Hani, prensini veya prensesini bulmasa da kısa yoldan birçok kişiyle tanışmak, heyecan yaparken şansını denemek fırsatı az şey değil. Ne diyeyim, yolları açık, şansları bol olsun…

Benim daha çok kaygılandığım konu yüz yüze ilişkilerin irtifa kaybı… Şu, post-kapitalizm mi yoksa felaket kapitalizmi mi, post-modern mi yoksa tehlikeler çağı mı, hangisi daha yakışır bilemiyorum ama postlar-dünyasının musibetleri arasına yüz yüze ilişkilerin, insanla temasın sakıncalı olması da girdi ki, Sezen Aksu gibi ben de “yanarım, yanarım “diyorum ama belalım dediğim bu “musibet!”… Baksanıza, Covid-19’un laboratuvarda üretildiğini söyleyenler varken,- bu kadar acımasızlığı hala insana yakıştıramadığım için komplo teorilerine yüz vermek istememiştim amma- şimdi virüsün laboratuvar hatası olmayıp gelecekteki savaşta kullanılmak için üretilen bir biyolojik silah olduğu iddiaları ortaya atıldı ki, ürperdim. Ele geçen bilgilere göre Çin, gelecekteki savaşın nükleer değil, biyolojik olacağını düşünüp buna hazırlanıyor muş!  İyi mi!… Atom bombasından beri biliyorduk zaten; bilim insandan çok gücün hizmetinde, hizmet etiği güçler de canavarlığın en tepesine çıkmaktan çekinmeyenler… Şimdi, gelecekteki savaşa hazırlanmak ve nükleer saldırıya karşı düşünülen toplu sığınaklar yetmeyeceğinden, herhalde kuvöz gibi bireysel sığınakları önermeye, üretmeye hazırlanacaklar! Tehlikenin nereden ve ne zaman geleceği bilinemeyeceğinden tüm yaşamı koruyucu giysiler ve kasklar arkasında geçireceğimiz dünyalara gitmek de mümkün.

Şimdi bunları yazarken pek olmayacak gibi gelmiyor, oysa yıllar önce kimin olduğunu unuttuğum bir kurgubilim yazarının-Asimov olabilir- kitabında benzer bir hikâyeyi okurken hiç ihtimal vermemiştim.  Aah insan ve mahvettiği bu güzelim dünya!…Hem fail hem mağdur, hem suçlu hem masum, hem canavar hem melek olabilen insan!… Kurgu bilimciler de insanı ve dünya halini iyi tanıyorlar demek ki… Kitapta, insanların tek başına kuvöz benzeri saydam odalarda yaşadıkları, yüz yüze ilişkinin, birbirine dokunmanın, tensel temasın tümden ortadan kalktığı bir dünya anlatılıyordu. Acınası bir dünyaydı yani. Kitabın kahramanı da insanların birbirinden yalıtıldığı, bilgisayar aracılığıyla temas kurdukları, insan ırkının devamının yapay yolla sağlandığı bu dünyaya karşı yüz yüze görüşmenin, dokunmanın dünyasına -bildiğimiz dünyaya-dönüşün savaşını veriyordu. İlgiyle okuduğumu, üzerinde düşündüğümü, ancak insanların “bu kadar berbat bir dünyanın” gerçekleşmesine izin vermeyeceklerini düşündüğümü hatırlıyorum. İnsanlar, el ele tutuşmanın, sevdiğine sarılmanın, çocuğunu kucaklamanın, sevişmenin getirdiği o güzel duygulardan vazgeçemezler diye düşünmüştüm.

Evet, insanlara kalsa vazgeçmezler ama ya şu korona gibi musibetler onu zorladığında!… Ne olacağını gördük. Çok şükür, henüz kuvözlere tıkılmadık, evlerimizde, yakınlarımızla birlikte yaşama şansımız hala var. Amma velakin, ekranlardan, görüşmeye, konuşmaya, çalışmaya, ders dinlemeye, müze gezmeye, konser izlemeye alıştık gitti!… Öte yandan söylenenlere bakılırsa, virüsün varyantları veya yeni virüslerin gelmesi de muhtemel; küresel ısınma ve iklim değişikliklerinin karşımıza daha ne belalar çıkaracağı belli değil; kısacası daha nelerden kaçarak, kaçınarak yaşayacağımızı bilemiyoruz.

Musibetler hiç eksik olmamıştır bu dünyada ama insanın kendisi yetmemiş gibi virüs gibi “sentetik musibetler” yaratması var ya, kahroluyorum. Öyle bir musibet ki, virüsü kapmasan da beladan kurtulamıyorsun, cürmü de daha çok yer yakacak gibi… Gençler ve çocuklar bu beladan yırttı derken şahken şahbaz olan eğitimin mahmurluğundan nasıl çıkacaklar bilinmiyor; işlerin çoğu gaiplere karışırken yakın zamanda gelmeleri de beklenmediğinden toplumun yüzde 70’i, veya 80’inin ne yapacakları bilinmiyor; dükkanlar kepenk indirir, sektörler biter, dükkan sahipleri ile çalışanlar devlet babaya avuç açmaya zorlanırken “Devlet Babanın çiftliği” ne kadar dayanır bilinmiyor; dersler, işler, konserler, müzeler, filmler ekranlara emanet edilirken devletin Orwel’in dünyasına özenmesi nasıl önlenecek, bilinmiyor; hastalıktan kaçmak derken yabancılaşma ile yabancılaştırmadan ve sınırların daha da yükselmesinden nasıl kurtulunacak, bilinmiyor… 

Şu işe bak; aşktan söz etmek niyetiyle başladığım yazıda nerelere geldim. Meslek deformasyonu var tabii; aşk gibi büyülü duygular yerine sorunlarla kaygılara kaçıveriyor kalem…Neyse, bugün felaketlerle, musibetlere fazla girmeden kaybetme tehlikesiyle karşılaştığımız “yüz yüze ilişkileri, dokunmayı” yitiriyor oluşumuzu konuşmak istiyorum.  

Geçenlerde Burhan Şeşen “Göz teması olmazsa müzik olmaz” diye yazıyordu.[4]  Gurup olarak evde müzik yaparken yakaladıkları samimiyeti ve bu duyguyu hiçbir yerde yaşamadıklarını anlatıyordu yazısında. Çok doğru ve ben buna yalnız müzik, konser, tiyatro gibi daha çok duyguların devreye girdiği alanlarda değil, dersler, konferanslar gibi düşünce, bilgi aktarımına dayalı iletişimler için de yüz yüze olmanın farklı olduğunu eklemek istiyorum. Karşındaki yüzleri görmek, bakışlarla onlara dokunabilmek, söze dökülmese de senden onlara onlardan sana bir şeylerin ulaşması ve bunun farkında olmak eşsiz bir şey… Ekranların, bilgisayarların karşılayamayacağı bir ayrıcalık bu… Kendi adıma bu ayrıcalıktan vazgeçmek istemediğimden dinozorluk yapıyor, “zoom”lu toplantılara katılmıyorum. Biraz ukalalık gibi olacak ama olsun; “bilinenler tekrarlanacaksa” konuşmanın, yazmanın pek hatırı kaldığını da düşünmüyorum. Buraya “niye yazıyorum”a gelince, ülkenin sığ siyasetinde dolaşmak yerine “insana dair“ konuşmaya ihtiyacımız var diye düşündüğümden galiba.

İşte o nedenledir ki, korona nedeniyle insan ilişkilerinin aldığı/alacağı yön de ilgimi çekiyor. Uzun süredir metropollerde iş-ev arasında koşuşan modern insanın yalnızlığından konuşuluyor; aynı apartmanda komşusunu tanımayan insanlardan, profesyonel arkadaşlıkların çıkara dayalı yapısından, tek başına yaşayanların artışından, özetle artan köksüzlük ve yalnızlıktan… Türkiye’de Batı’ya göre insani ilişkilere, aile yaşamına hala daha fazla yer verildiği söylenebilir ama gidişat o yönde…  Covid-19’la birlikte bu durum daha statüko kazandı denilebilir; en yakınlarımızı bile göremez olduk, birlikte yapılan etkinlikler ve ortak alanlarımız ortadan kalktı; maskelerle birbirimize daha yabancılaştık. Gerçi orada burada salgın nedeniyle eve kapanmanın insanı yaşam tarzını düşünmeye zorladığı, ailenin, yakınların, ilişkilerin değerini daha çok anlamasına yol açtığı yolunda yazılara rastlanıyor. Bu tefekkür sonunda insanın daha az bencil, dünyaya ve çevresine daha duyarlı, dayanışmaya daha yatkın olacağı yolunda beklentiler de var. Kendi adıma keşke öyle olsa diyorum… Öte yandan yaşanılan tehlike ve korkunun insanlarda birbirlerini dışlayıcı tutumlara yol açabileceği de söylenmekte; örneğin eve kapanmanın ev içinde daha yakın ilişkiler üretirken, insanların toplumsal uzamdan uzaklaşması, toplumsal ilişkilerin zayıflaması gibi sonuçlar verebileceği de söylenmekte.[5] Belli ki, kişiye, koşullara göre değişen sonuçlar beklenebilir; ancak, dünyanın ve yaşadığımız küresel sorunların insanlar ve toplumlar arasında ayrılıklara değil, aksine aralarındaki işbirliği ve dayanışmanın artmasına ihtiyacı büyük,“kendini kurtarma, yalıtma, yabancılaşma eğiliminin”  artması da tehlikeli…

Korona sonrası eve kapandığımız gibi, yakınlarımızla görüşmeden derslere, konferanslardan sanatsal veya kültürel etkinliklere kadar her yerde yüz yüze ilişkinin yerine makineleri koyduk. Bu etkinliklerden vazgeçemeyeceğimiz için Facebook, Facetime, Zoom’a sığındık; teknolojik gelişmeler bu imkânı verdiği için müteşekkir de olduk denilebilir!…

Başka yolu var mı diye sorulabilir, tabii!… Evet, bu noktaya gelince bu araçları kullanmaktan başka çare yok ama ya bu noktaya gelmeden önce yapabileceklerimiz olsaydı!… Örneğin teknolojinin seyrinde karar vericilerin kim olduğunu düşünüyor muyuz?  Görülen o ki, bir yanda piyasa odaklı, kâr amaçlı şirketler, öte yanda hegemonya peşindeki büyük devletler köşe başlarını tutmuş devler gibi; bugünümüze ve geleceğimize dair kararların tekeli de bunların ellerinde…

Teknolojinin önemi de giderek artmakta. Teknoloji, bir yanda geleceği belirlemek açısından daha önce hiç olmadığı ölçüde güç kazanmış durumda, öte yanda insanı “ürün” ya da “araç” haline getirme konusunda çok başarılı. Yalnız zorunluk da değil, sağladığı olanaklar, getirdiği kolaylıklar, ulaştırdığı hizmetlerle teknolojinin büyüsüne kapılmamak zor; öyle bir yenilenme hızı da yakaladı ki insan neredeyse teknolojinin gittiği doğrultu, yol açtığı dijital dünyanın “esiri” olmakta. Peki, biçimlenmesinde teknolojinin çok daha fazla rol oynadığı bu gelecekle ilgili sizin, benim, yeryüzündeki tüm insanların fikirlerinin, önceliklerinin önemi var mı; hayır, soran da yok zaten!… Bu büyülü dünyanın daha önce hiç olmadığı kadar adaletsiz bir dünya ortaya çıkarması mümkün olduğu gibi,-dijital uçurum şimdiden ortaya çıkmış durumda-  insanın makinenin bir uzantısı haline gelmesi, iyice nesneleşmesi de mümkün. Genel olarak insanlar farkında değil ama bu konuda konuşup yazan çok insan var.

O yüzden küresel tekellerle devletler, “parayı veren düdüğü çalar” misali teknolojik yatırımları istedikleri alanda istedikleri yönde gerçekleştirirken, insanların da büyüden uyanıp nereye gidiyoruz sorusunu sormalarına ihtiyaç var. Çünkü elimize durmadan yeni oyuncaklar vererek sessizliğimizi satın alanların çaldığı düdük, sizin, benim, tüm yeryüzünün yaşamı demek.  Geleceğimizi nasıl olur da kendi çıkarlarından başkasını görmeyen bu “güç hırsızlarına“ bırakmaya razı oluruz!… Örneğin insanlar bu kararlarda etkili olsaydı, silahlanma yarışı, gözetim teknolojileri, uzayın fethi için yapılan araştırma-geliştirme çalışmalarına mı yatırılırdı milyarlarca dolar, yoksa çevre kirliliği, insan sömürüsü, bunca gelişmeye karşın bitmeyen açlık ve yoksullukla mücadeleye, özetle yeryüzünün ve insanlığın esenliğine mi!… Böyle bir olanağımız olsaydı yeryüzündeki yaşamın tehdit altına girdiği, uzaktan kumandalı savaşlarla sivillerin katledildiği, bunlar yetmezmiş gibi biyolojik silahların hazırlandığı bugünün dünyasına mı gelirdik, yoksa savaşı değil refahı, çatışmayı değil dayanışmayı öne alan bir insanlık ve uygarlık yaratılmasını mı sağlardık?

Bu soruya kesinlikle olumlu bir yanıt verebileceğimizi iddia etmiyorum; iyiliğiyle, kötülüğüyle bu dünya insanın eseri… Ancak bugüne dek savaşan, çatışan, öldüren, yıkan güçlerin hakimiyetindeki bu dünyada arkada çalışarak, dayanışarak yaşamın sürdürülmesini sağlayan milyarlar olduğunu da unutmamak gerekiyor. Onlar kahraman olmadılar, tarih yazmadılar ama savaşanlar geri döndüklerinde bıraktıkları yerde süregiden bir yaşam buldularsa onların sayesinde buldular. Şimdi de zenginlik ve hegemonya peşindeki bir avuç insan daha öldürücü silah nasıl üretirim, yeni savaşları nasıl kışkırtırım, savaş için insanları nasıl manipüle ederim, yeraltı, yerüstü kaynaklarını ellerinden almak için ne yapabilirim, insanı makinelere nasıl bağımlı kılarım, teknolojik dengesizliği nasıl devam ettirebilirim diye çıkar peşinde akıl yürütür, plan yapar, desise kurar, para harcarken, milyarlarca insan üretimin sürmesi, ihtiyaçların karşılanması, ilişkilerin korunması, kısacası yaşamın devamı için çalışmakta.

O nedenle yeryüzü ve insanlık için bir şans olacaksa, bu şans o milyarların elinde, onlara bağlı; öyleyse onlara, onlardan yana düşünmek ve konuşmak gerek.


[1] Teknosafari (2020), “Arkadaşlık Uygulamaları Her 5 Kişiden 2’sinin Tercihi oldu”, Teknosafari, 13 Mayıs 2020, http://www.teknosafari.net/

[2] Mehmet Y. Yılmaz (2021), “Ve tecrübe konuşuyor”, T24, 1 Nisan 2021,

[3] Haber Türk (2020), “Arkadaşlık uygulamalarında ‘buluşma’ öncesi koranavirüse karşı önlem”, Haber Türk, 11 Mart 2020, http://www.haberturk.com/

[4] Burhan Şeşen (2021), “Göz teması olmazsa müzik olmaz” Birgün, 14 Mayıs 2021, www.birgun.net/

[5] Mehmet Karakaş (2020), “Covid-19 Salgınının Çok Boyutlu Sosyolojisi ve Yeni Normal Meselesi”, İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Dergisi, 40(1), http://www.dergipark. org.tr

Korona günlerinde Aşk: INTERNET…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s